
Dijital Çağın Mucizesi “YZ”,
Sanatı Öldürecek mi?
Tarih boyunca türümüz büyük değişiklikler yaşadı. Sonuçtan hoşnut olup olmadığımız tartışılabilir ama “uygarlık” dediğimiz şeyin gelişim ivmesi katlanarak sürüyor. 1000 yılın gelişiminin 10 katını son 100 yılda, onun 10 katını son on yılda yaşadığımızı rahatça savlayabiliriz. Ne var ki uygarlık geliştikçe bireyin yaşamı bir yandan kolaylaşıyor hatta sağlık alanına bakınca ortalama yaşam süresi uzuyor, diğer yandan aynı uygarlık, bireyin ayağına takılmaya başlıyor. Toplumsal düzen, mülkiyet ve giderek kendi kendimizi inandırdığımız “para” kavramı ile bir iş yapmayı salt toplumsal sorumluluk olmaktan çıkarıp yaşamı sürdürebilmenin olmazsa olmazı ettik. Ne var ki bilgimiz, tekniğimiz, teknolojimiz geliştikçe iş alanları da yok olabilmeye başladı. Burada yalnızca, kalaycılardan, hallaçlardan, nalbantlardan vs. söz etmiyorum. Bilgisayarlar geliştikçe matbaalar, dizgiciler, film banyo edip basanlar, gazete – dergi gibi basılı yayınların sayfa düzeni kalıplarını yapanlar, kimi dükkân sahipleri, hesap kitap yapan insanlar, stok takip edenler, fabrikalardaki işçilerin bir kısmı, azıcık düşündüğünüzde sizin de yüzlercesini ekleyebileceğiniz alanlarda çalışanlar işlerini teknolojiye kaptırdı.
Geldiğimiz noktada Yapay Zekâ (YZ) denen bir olguyla karşı karşıyayız. Bilginin biriktirilip aktarılmasını sağlayarak belki de bütün uygarlığımıza temel olan dil becerimizi, bilgisayar ortamında modelledik. İnternet ortamının sonsuza yakın bilgi yığınına büyük bir hızla erişen ve bunları yine aynı hızda dil modeliyle işleyebilen ve alanın terimiyle “öğrenen” YZ bizim yapabildiğimiz pek çok şeyi yapabilmeye, en azından tasarlayıp ürünler ortaya koyabilmeye başladı.
Bu noktadan sanatın kaçınabilmesi olanaksızdı. Artık hiç var olmayan bestecilerin şarkılarını, hiç var olmamış şarkıcılardan dinleyebiliyoruz. İyi bir yönlendirme (prompt) yazabilen saniyeler içinde dilediği biçemde görseller elde edebiliyor. Var olmadıkları için ellerini sıkamayacağınız ama hayal edebileceğiniz her formdaki oyuncuyla, hiç kurulmamış setlerde, bulunmayan yazarların elinden çıkmış öykülerle olağanüstü gerçekçi ve dev prodüksiyon gerektiren filmler üretilebiliyor. 3B yazıcılarla yönlendirme becerinizin yettiğince, hiçbir el becerisi gerekmeden, modern ya da klasik formda heykeller üretebilirsiniz. Çoğu da ilk bakışta neredeyse kusursuz, istenene yakın.
Ne olacak şimdi? Ölme sırası belki de en insanca sandığımız alana, sanata mı geldi? Bestecilere, yazarlara, yontuculara, oyunculara, resim – grafik sanatçılarına atık gereksinimimiz yok mu? Kabul edelim ki henüz hâlâ başlangıç aşamasındayız ama gördüklerimizin başarısı ürkütücü düzeyde. Eh; kapatın gitsin o zaman konservatuvarları, sanat okullarını, kumpanyaları, atölyeleri, müzik topluluklarını.
Durun! İşe bir de diğer yanından bakalım. Evet; dijitalleşmenin en önemli sorunlarından biri “sanatımsı üretimsiler”. Sonuçta YZ sanat üretmiyor. Sözün başlarında da değindiğim gibi kendi ortamında büyük bir hızla erişebildiği insanlık birikimini, teknik, tarihsel ve estetik yargılar üzerinden tarayıp taradıkça “öğrenip” ürettiği reçetelerle beklentiye en uygun sonucu veriyor. Ve bu nereden bakarsak bakalım, sanat kavramının tamamen dışında, salt bir öykünme. Bütün bunlar vahşi kapitalizmi de aşıp daha çirkinini bulmaya kararlı dünyamızda tüketim malzemesi ve düşük emek – düşük bütçeli olmaları açısından ekonomi için kullanışlı olabilir.
Sakin olup kendimizi bilmekte yarar var. Bu, sanat değil. Sanatın asıl zemini insan yaratıcılığı ve üretiminin sonucu olması. Alımlayanı, izleyeni olarak benim için sanatın çekici gücü, anatomik ve zihinsel olarak benimle hemen hemen aynı, benim türümden bir canlının, büyük çoğunluğumuzun yapamadığı şeyleri yapması. Aklıma, duygularıma, gözlerime hitap ederek bende haz, heyecan, beğeni ve yeni düşünceler yaratması. Birlikte izleyerek tüm bu duygu ve düşünceleri paylaştığım, ortak anılar biriktirdiğim diğer türdeşlerimin varlığıyla sosyalleşme güdümü de tatmin ettiğimi saklayamam. Canlı performansların dışındaki kayıtlar, filmler gibi mecralarda da değer verdiğimiz aslen bir gün, bir yerde “benzerimizin yaptığı, çoğunluğun yapamadığı” şey.
Bir resmi, bir konseri, bir dans gösterisini izlerken yaşadığımız duyguların belki de en uç noktası sirkler. Bir insanın canını ortaya koyarak onlarca metre yüksekte bir trapezden diğerine taklalar atarak uçması, sonuçta o trapezin barını başarıyla tutup büyük rahatlıkta selam vermesi az şey mi?
Dijital dünya alışt(ırıld)ığımıza benzer sonuçları karşımıza getirse, bu alışkanlıklarımız -örneğin müzikte- bizde anlık hoşlanma yaratsa da bunları bir makinenin yapabilmesi gerçek bir değer yaratmıyor. Tıpkı bu satırların yazıldığı günlerde sosyal medyada sıkça görülen Çin’in hep birlikte kusursuzca akrobasi yaparak dans eden insansı robotları gibi. Onları izlerken attıkları taklaların hesaplanabilir, her seferinde makine kusursuzluğunda tekrarlanabilir olmaları değil haz duyduğumuz. Onu izlerken duyduğumuz hayranlık, teknolojik olarak bunları üreten insana; yine “insana”.
Hiç kaygı duyma ey sanat sever. Sanat, insanın “tanrılık kompleksi”nin kendini en iyimser gösterdiği alan. Dijitalin bunu çok başarılı şekilde öykünmesi şimdilik bir oyuncak gibi heyecan yaratsa da zamanla sıradanlaşacak, belki ticari alanda bir yer işgal ederek tüketim amaçlı kullanımı yer edinecek. Yaratıcı sanatçının elinde belki kullanışlı bir araç olacak hatta olmalı ama onun ötesinde kitle kültürü üretimlerinin ötesinde bir değer taşımayacak.
Kanımca er meydanının değerini iyiden iyiye de arttıracak. Özellikle müzik ve sahne sanatları alanında canlı performanslar daha da değerlenecek ve önemli olacak. Düşünün ki artık haber görünümlü videolara, herhangi bir ses kaydına, ekran ve hoparlörlerden gelen hiçbir sonuca %100 güvenemiyoruz. En gerçekçisinin bile Deep Fake olma olasılığı var. Filmler ve müzik kayıtları da (hatta kimi canlı performanslar da) dijital olarak manipüle edilip hatalardan ayıklanabiliyor.
Belki önceki zamanlara göre biraz daha zahmete gireceğiz. Böyle bir ortamda “organik sanatı” bulmayı, ayırt etmeyi öğreneceğiz. Ayırt edince asıl konuya, öze geri döneceğiz; benzerimizin düş gücü ve becerileriyle yaratıp sunduğu güzellikten duyduğumuz hazza ve birlikte düşünmeye.
Unutmayın, bilgisayarlar alkışlarınızı umursamıyor… ama biz, sizdeniz. Ürettiklerimizden hoşnut kaldığınızda onları bizden sakınmayın.
