Bir DEĞER’in Ardından

90’lı yılların ortaları.
 
Hastayım.
 
Yanlış anlaşılmasın; bedensel bir hastalığım yok. Her tiyatro oyuncusunun en az iki kere yakalandığı bir hastalık. Latince adını bilmiyorum ama bulsak, Türkçe çevirisi “Benden önce bu tiyatro sanatını bilen yoktu. Allah sizi inandırsın, bir güneş gibi doğdum da en iyisini bilen biri geldi” hastalığı gibi bir şey olur.
 
Dedim ya bu hastalığa en az iki kere yakalanır her tiyatro oyuncusu adayı. Birincisi, tiyatro okulu sınavlarını kazandığı zamandır. Öyle ya koskocaman bir jüri onun yeteneğini onamış, adını tabela gibi ilan kağıdına yazmıştır. En büyük odur ve tiyatroyu daha iyi bilecek, daha yetenekli kimse yoktur. Listede 5-10 kişi daha varsa ne gam? Kontenjan sorunu. Diğerleri de az – çok pırıltı göstermiştir elbet. Hastalığın bu bölümü, derslerde eli ayağı karışıp da, sahnede ne yapacağını şaşırınca kendiliğinden geçer.
Bir kaç yıl sonra hastalığın tekrarladığını görürüz. Bu aşama genellikle okulun son sınıfına gelindiği ya da henüz mezun olunduğu döneme denk gelir. Öyle ya; babalar gibi, dört yıl okumuş, konservatuvarı bitirmiş. Her şeyi en iyi o bilmektedir. Fırsatını bulursa, meslek, sanat kurtulacak, göklerdeki yerini alacaktır. Bu aşama biraz daha uzun sürebilir. Bazılarında geçmediği de gözlenmiştir. Genellikle sağlam bir şok, şifa etkisi yapar.
 
İşte benim de okulu yeni bitirmiş, hastalığın yinelediği 2. evreyi yaşayan bir “Oyuncu”(!) olduğum zamanlar. Hele ki, piyasanın kalbi İstanbul’a yerleşmişim, (doğal olarak) sahnedeyim (bu yetenek ve bilgi ile aksi düşünülebilir mi?), oynuyorum.
 
Bir boşlukta Ankara’ya geldim. Gelmişken, bir de oyun seyredeyim dedim. Ailemin bir ferdi gibi sevdiğim, okuldan ablam Eylül Aktürk’ün de kadroda olduğu bir oyunu seçtim. Allahım, sahnede “felaket (?) bir oyun” vardı. Hele oyuncular… “Kötü bir metin, zayıf ve arkaik bir reji altında acı çekerek oynuyorlardı. Böyle tiyatro mu olurdu?” Zaten “metnin seçilmesi de, yönetmenin gelişi de siyasal dinamiklerden kaynaklıydı”. Vs. Vs. Vs.
 
Oyuna davetiye ile gittiğim için, en ön sırada, ortalarda bir koltukta izliyordum. Oyun boyu, yüzümde küstah ve alaycı bir ifade, içimden yukarıdaki eleştirileri (!) geçiriyordum.
 
Derken, sahneye biri geldi. Ufacık, tefecik bir kadın; oğluna baskı yapıp, gelinine zulmeden bir kaynana. A dostlar, o ne öyle? Böyle oyunculuk mu olur? Kötüüüü… Böyle düşünerek, hafiften de dalgamı geçerek oyunu izliyordum. Bir sahne başladı; kaynana, ayaklarının yere değmediği bir şeyin üzerinde oturuyor. Belleğim beni yanıltmıyorsa, bir yandan iğrenç bir şekilde çekirdek çitliyor, bir yandan da gelinine laf sokmaya devam ediyor. İzlerken, izlerken, içimin öfke ile dolduğunu, sağ kolumun o kaynanaya tokat atmak ister gibi tepkesel olarak hareketlendiğini hissettim. İşte o an, benim tedavim için gereken şok anı imiş. Şaşkınlık içinde, kendimi o ana nasıl kaptırdığımı düşündüm. Sonuçta “Kötü bir oyunda, kötü bir oyuncu” değil miydi? Dedim ki kendi kendime, “Efendi ol arkadaş. Karşında harika bir oyuncu var. Sen de, az önce düşündüklerine bakılırsa, henüz hiçbir şey değilsin. İyi oyuncuyu fark edemeyecek kadar toysun”. Bugünden bakınca, evet, belki kötü bir metindi. Belki arkaik bir reji idi. Belki sadece siyasal kaygılarla repertuara alınmış bir oyundu. Ama iyi oyuncuların, işlerine duydukları sevgi ile kötü bir oyunda bile ortaya çıkabileceklerinin dersi idi. Oyuncunun her şartta sahnede ayakta kalmak için bir şeyler yapabileceğinin göstergesi idi. Dahası, bana bir anlık tepke ile kendime dışarıdan bakmayı öğreten bir ders idi. 
 
Bana şifa olan, aklımı başıma getiren o muhteşem oyuncu Değer abla idi; Değer İmsel. Benim hep hayranlıkla andığım, o oyunun öncesinde ve sonrasında bir kaç kez karşılaştığımız, belki bir iki selamlaştığımız, bu kadar zaman sonra, adım söylense, sokakta görse anımsar mı bilemediğim meslek büyüğüm. Bundan sonra da bilemeyeceğim. Çünkü duydum ki, dün sonsuzluğa yürümüş. Ben bu anıyı hepinizle paylaşarak gecikmiş bir borcu ödeyebilirim belki diye burada yazıyorum. Kimi yakınlarıma hararetle, kimi öğrencilerime ibretle anlattığım bu dersi keşke karşılaşma şansımız olsa, yüzüne karşı anlatabilseydim. Yüzüne karşı, “Sağol Değer abla. Çok hocanın veremeyeceği dersi, bir sahne ile verdin bana. Çok şey öğrettin usta” diyebilseyim.
Gidişin çok erken oldu Değer abla. Böyle anlarda, bir kayıpla birlikte, bencilce, sahne paylaşamadığıma yanarım. Sen bana bilmeden ışık tuttun, sonsuz yolunda seni de takip ışıkları hiç yalnız bırakmayacak, hep odaklarında olacaksın biliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Scroll Up