Tiyatronun iki ayağı

Tarih boyunca çekinmeden ve onurla muhatabının karşısında doğruları söylemiş meslektaşlara…

Tiyatro… Büyük sanat… Kutsal sanat… Düşünmeyi ilk kez ciddiye aldığı zamandan beri “Kendini Bil”meyi deneyen insanın kendini aradığı ve anlattığı sanat…
Evet gerçekten bizim için kutsaldır tiyatro. Zira köklerinde bütün insanlığın kutsalları vardır. Tarihi Tanrılara (ama gelmiş geçmiş inanılmış her tür tanrıya), kutsallara, tapınmalara, tapınaklara, ritüellere (ayinlere) dayanır. Peki, sadece bunlara mı? Hayır! Çünkü iki ayağı vardır tiyatronun. Bir ayağı kutsalların üzerinde yükselirken, diğeri soytarıların üstünde yükselir. Evet; genetiğimizde soytarılar da vardır. Kutsallarımızı ne kadar ciddiye alıyorsak, soytarılığımızı da bir o kadar ciddiye alır, sahipleniriz. Çünkü asıl zor olan “Soytarı”yı oynayabilmektir, hatta bizzat “Soytarı” olabilmektir. Çünkü “Soytarı” cesur olandır. Komik olmaktan korkmadan komik hale düşürebilendir. Aynadır. Krallara, sultanlara en sert sözleri söyleyebilen, onları en sert eleştirebilendir. Herkesin el pençe divan durduğu yerde tahtların koluna, arkalığına ayağını basabilmektir. Ensesine şaplak, sırtına yumruk yese de, aşağılansa, hor görülse de, tüm saygınlardan daha açık sözlü, daha yalın ve gerçek olabilmektir. Bir anlık öfkede, muktedirin (ya da maşalarının) eliyle kellesinin gidebileceğini bile bile sivri dilinden, karşısındakinin burnuna doğru uzatıp salladığı parmağından vazgeçmemektir. Sözün özü, cesurdur, sağduyuludur ve mutlaka eleştireldir.
Kutsalların, saygınların yanında olmak kolaydır. Orada olmak itibarlıdır, korunaklıdır, konforludur. Hiçbir şey değilse bile tehlikesizdir. Zaten herkesin (biraz da zorunlu ve güdümlü olarak) saygı duyduğu, tartışmaktan bile uzak durduğu bir yerdir. Değersiz midir kutsalların, egemenlerin civarında olmak? Hayır. Bir tercihtir ve akıl, sağduyu kenara bırakılmadığı sürece saygıdeğerdir. Ama bir o kadar da kolaydır.
Oysa “Soytarı” olmak ZORDUR.
“Soytarı”nın sivri diline katlanmanın, eleştirilerinin etkisini yumuşatmanın, dile getirdiği gerçekleri perdelemenin en kolay yolu, onu ciddiye almıyor gibi görünmektir. “Soytarı”yı aşağılamaktır. Gerçekleri söylediği içten içe gayet iyi bilinirken, o sözler muhataplarının ruhlarında derinlere bir iğne gibi batarken, sözlerine “Şaka”, “Zırva”, “Deli saçması” gibi kılıflar uydurmaktır. Daha olmadı, zorbalaşıp susturmak, hatta yok etmektir.
Dedim ya, tehlikeli ve zor iştir “Soytarı” olmak. Ve biz tiyatrocular kutsallarımızı, değerlerimizi, saygın kültürel geçmişimizi ve saygın atalarımızı ne kadar ciddiye alıyorsak, “Soytarı”lığımızı da o kadar (hatta bazen daha fazla) sever ve ciddiye alırız. Çünkü ancak doğrudan doğruya doğruyu söylediğimizde kendimizi bilebileceğimizi, insanlığın “kendini bil”ebileceğini çok iyi biliriz. Bu da aslında görevimizin en kutsal, en asal parçasıdır. Seyircinin ve kenardan izleyenin dili olmaktır “Soytarı”lık. Onun için en çok seyircimizden bekleriz yanımızda olmalarını, gerekirse korumalarını. Çünkü hepimize çok gerek “SOYTARI”lar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up